Müziğin Yozlaşmasının Nedenleri

Konusu 'Kısa Yazılar' forumundadır ve Sitem tarafından 10 Haziran 2011 başlatılmıştır.

  1. Sitem

    Sitem Üye


    Müziğin Yozlaşmasının sebepleri
    Müziğin Yozlaşması
    Türk Müzikteki Yozlaşma


    Müziğin Yozlaşmasının Nedenleri

    Türk Müziğinin yeteri kadar saf bir müzik olmadığı, doğunun, Arap dünyasının fazlasıyla etkisi altında kaldığı için bunlardan arınmış ve batı tarzı çok sesli bir müzik kültürünün yerleştirmekti.
    Batının çalgıları ile batının tekniği ile şarkıların türkülerin bestelenmesi ve arınmış Türk Müziğinin batıya tanıtılması gerekiyordu. Mevcut müzik kültürünün miskin, durağan ve heyecansız olduğu batının müziğinin ise hareketli dinamik ve heyecanlı olduğu düşüncesi ile bir müzik devrimi yapılacak ve her alanda olduğu gibi müzik alanında da modernleşilecekti.
    Bu devrim sürecinde batı tekniği ile çok sesli yeni bir Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği oluşturmaya yönelik, gerekli altyapıyı oluşturabilmek amacıyla, Devletin girişimi ile üst yapı kurumları oluşturuldu. Yurt dışına batı müziğinin öğrenilmesi amacıyla çok sayıda öğrenci gönderildi.
    Sonradan Müzik Devrimine çok büyük katkıları olacak ünlü sanatçı Adnan Saygun ile İstiklal Marşının bestecisi Zeki Üngör de vardı bu öğrencilerin arasında. Gelen bu öğrenciler yeni açılan Konservatuarlarda hocalık yaptılar. Bu ortam içinde Darülelhanın genç Musiki öğretmenlerinden Cemal Reşit Rey 1925 yılında halk türkülerimi çok seslendirme denemelerine girişerek bu yolun öncüsü oldu. Musikide bu geniş ileri adımlar atılmaktayken, devrimci davranışın sonradan geri tepecek yanlışlıkları da oldu.
    Bunların ilki 1926da Darülelhan İstanbul Belediye Konservatuarı haline getirilirken burada Türk Musikisi bölümünün kaldırılması ve eğitiminin yasaklanmasıydı. Bu davranış tek sesli geleneğe bağlı Türk musikicileriyle, Cumhuriyet Devletinin desteklediği, çok sesli çalışmalar yapan Türk musikicileri arasında günümüze kadar süre gelen bir uçurumun ortaya çıkmasına da sebep oldu.
    Dahiliye Vekili Şükrü Kaya 1934 yılında bir genelge yayımladı ve radyo programlarında "alaturka musikinin tamamen kaldırılması ve yalnız Garp tekniğiyle bestelenmiş musiki parçalarımızın Garp tekniğini bilen sanatkarlar tarafından çalınması" uygulamaya kondu. Bu yasak yalnızca radyoyla sınırlı kalmadı ve yurt çapında bir yasak olarak algılandı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile birlikte derslere müzik dersleri de eklendi. Operalar düzenlendi, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası kuruldu. Her ilde opera gibi senfoni orkestrası gibi programlar düzenlendi, halk bunlara hiçbir şekilde rağbet etmedi.
    Cemal Reşit Rey ise "Batı müziği" ile "Türk müziği"nin karşılaştırılmasına bile imkan olmadığını, söylüyordu. Max Reinhard isimli bir müzik adamı İstanbul Belediyesi için hazırladığı raporda Milli Türk Operasını kurmanın yanı sıra, opera izleyicisini hazırlamanın da gerekli olduğunu söylüyordu: Kemal Paşa bir emirle radyolardaki eski musıki saatlerini azaltabilir, hatta tamamen kaldırabilir. Onun yerine Batı musıkisini koyabilir. Her kasaba meydanında Batı musıkisi konserleri düzenletebilir. Fakat bu müsbet bir iş olmaz. Halk gizli bir mukavemetle kapalı perdeli odasında, yakın şark radyolarını dinler. Bu direkt değişikliği de antipatik karşılar ve bir gün hiç umulmayan bir anda aksülamel başlar... Yapılan emekler bir anda yıkılır gider. Bu suretle Türk operasının oynayacağı güzel temsiller snobismin tesiri ile, onu seyreder gibi görünen geçici ve mahdut bir kalabalıktan başka müşteri bulamamak tehlikesine maruz kalır.
    Bu sözler aslında teknik anlamda gösterilen çabanın sonuçsuz kalacağının işaretiydi. Şark müziği de denilen, saraya, meyhaneye ve tekkeye ait olduğu ileri sürülen Klasik Türk Sanat Musikisinin saf dışı bırakılması, yasaklanması, hatta inkâr edilmesi, buna karşın halk müziğinin öne çıkarılıp Batı teknikleriyle işlenerek Klasik Batı müziği kalıpları ve yapıları içinde ürünler verilmesini sağlamak için yapılan devrimler halkı başka yöne doğru yöneltiyordu.
    Çok sesli koro müziğini dinlemekten hazzetmeyen özellikle İstanbul dışındaki halk uzun kış gecelerinde dinleyecek bir şey bulabilmek için radyolarının düğmelerini çevirdiklerinde İran ve Mısır müziği ile karşılaştılar. Bu noktada Arap müziği ile Osmanlıda dinlenen müziğin arasındaki benzerlikleri fark edenler tarafından Arab müziği Türkiyede popüler olmaya başlamıştı.
    Arapların kullandıkları çalgılar ile Türklerin öteden beri kullandıkları çalgılar arasındaki büyük uyuşma, vatandaşı tek sesli müziğe daha fazla alıştırmış, bu bir kenara amaçlanan doğunun mistik ve durağan müziği daha fazla popüler hale gelmişti. Bunun üzerine bir de Mısır sinemalarının sinemalarda perde açmış olması ile Mısırın sanat kültürü Türkiyede yer edinmişti. Ama 60lı yıllarda tek sesli müziğe tekrar geri dönüşle birlikte Klasik Türk Sanat Müziğinin popülerleşmiş hali Türk Sanat Müziğinde Müzeyyen Senar, ve Zeki Mürenin Türk Halk Müziğinde Neşet Ertaş, Muharrem Ertaş, Nida Tüfekçi gibi sanatçıların beğenilip ilgi görülmesi ile birlikte Milli Musiki olarak halkın gerçek müzik zevki de ortaya çıkmaya başladı.
    Arap müziğinin radyolardan hemen her hanenin içine girmesi ve kırdan kente göç dalgası ile birlikte yeni bir akım doğdu: Arabesk. Ben merkezci ve dinleyenin duygularına tercüman olan ama ayrıca kadere yazıya isyan içerikli bu yeni müzik hala popülaritesini koruyor. Bu gibi akımlar devlet eliyle değil kendiliğinden gelişen bir sürecin etkisiyle ortaya çıkıverdi.
    Demek ki müzik gibi bir kültür aracı zorla yönlendirilemiyormuş. 70li yılların başından itibaren arabesk Müziğinin yerleşmesi, tek sesli halk müziğinin hiçbir zaman gündemden düşmemesi ve 90lı yıllardan itibaren de popüler müziğin adı olan Pop Müziğin evrensel bir anlam taşıması, bir dünya müziği olarak algılanması ve tutulması bir sonucu doğurmuştu

    Geldiğimiz nokta

    Bugün ise yüksek bir zevk ve hissiyat olarak(!) Çakkıdı müziğine gelmiş bulunuyoruz.
    Ne Karacaoğlandaki insan ve doğa sevgisi, Ne Dadaloğlundaki yiğitlik, kahramanlık, Ne Yunus Emredeki ilahi aşk, ne Dede Efendideki üstün sanat, ne de Itrinin mistisizmi. Anadoluda yani duyguların beşiğinde, bugün maalesef halkın gündeminde bu üstün anlayıştan eser yok. Derin bir yozlaşma var müziğimizde. Sözlerinde sevgisizlik, aşağılama, aldatma zevki, nefret, müstehcenlik, yalan, bestesinde gürültü, ahenksizlik, uyumsuzluk, dengesizlik, teneke yuvarlanması gibi bir şey…
    Gerçekleştirilen ve adı pop-rock olan ve aslımızla alakası bile bulunmayan bu gürültülerin hem ahengi yok, hem sözleri manasız, hem de bir araya getirilmiş saçma sapan kelimeler…
    Bu topraklarda elbette ki hala içinde bulundukları toplumun özelliğini taşıyan ve onların duygularına tercüman olan gerçek sanatçılar var. Ancak Onlara ne televizyonda ne gazetede ne de radyoda pek yer yok.
    Ama gerçek sanatkarları bu millet hafızasına kazıyacaktır. Milletleri millet yapan, ortak ve milli bir hafızaları olmasıdır. Bu hafıza bir insanın hafızası gibidir ve yıllar geçse de kalitenin hakkını verir.
    Popüler hale getirilenler ise, bir günde tek bir nakarat bölümü sayesinde bir süre ekranlarda radyolarda boy gösterecekler. Açık saçık bir klip çekip müzik kanallarından hiç düşmeyecekler, Talk Showlarda dans eşliğinde tüm acemilikleri ile parçalarını yorumlayacaklar, gecelere akacaklar, bardan bara kaçamak yapacaklar.
    Sonra ne mi olacaklar?
    Unutulup gidecekler tabi.

    netten alıntı


     

Sayfayı Paylaş